Bir varmış, bir yokmuş. Ormanın çayıra açıldığı yerde, meraklı küçük bir tilki yaşarmış. İlkbahar gelince çayır sarı çiçeklerle dolmuş. Bir sabah tilkinin burnunun önünden mavi kanatlı bir kelebek geçmiş. Tilki kulaklarını dikmiş. “Bakalım nereye gidiyorsun?” diye mırıldanıp kelebeğin ardından yürümüş.
Kelebek bazen yükseliyor, bazen çiçeklerin arasına iniyormuş. Tilki de adımlarını hızlandırmış. Tam bir çiçeğin üzerinden atlayacakken durmuş. Kelebek, o çiçeğe konmuş! Tilki patisini geri çekip çiçeğin yanındaki boş yere basmış. Yaklaşınca kelebeğin kanatlarını yavaşça açıp kapadığını görmüş. Bu kez kıpırdamadan beklemiş.
Yakındaki küçük bahçede bir kaplumbağa varmış. Önündeki fideleri suluyormuş. Tilki ona dönmüş. “Kelebek neden sürekli çiçeklere uğruyor?” diye sormuş. Kaplumbağa sulama kabını yere bırakmış. “Bu çiçeklerde tatlı bir sıvı bulunur. Kelebekler ondan beslenir.” demiş. Tilki çiçeğe biraz daha dikkatli bakmış. Kelebeğin incecik hortumunu fark etmiş.

Kelebek başka bir sarı çiçeğe uçunca tilki bu kez koşmamış. Çiçeklerin arasındaki dar boşluktan ilerlemiş. Kelebeğin bacaklarına sarı tozlar bulaşmış gibi görünüyormuş. “Ayağına bir şey olmuş!” demiş telaşla. Kaplumbağa yanına gelmiş. “Gördüğün, çiçek tozu. Kelebek beslenirken bu tozlardan bazılarını aynı türden başka çiçeklere taşıyabilir. Böylece tohum oluşmasına yardım eder.”
Tilki kelebeğin konduğu çiçekle geride bıraktığı çiçeğe bakmış. Birbirlerine benziyorlarmış. “Ben yalnızca kanatlarını seyrediyordum.” demiş. Sonra çiçeklerin çevresinde dolaşan arıları da görmüş. Kaplumbağa, “Onlar da çiçek tozu taşır.” demiş. Tilki, sarı çiçeklerin arasında ne çok yolculuk yapıldığını ilk kez fark etmiş. Bir süre gölgede oturup gelenleri gidenleri izlemiş.
O günden sonra küçük tilki çayıra sık sık uğramış. Kelebeklere yaklaşırken yavaşlıyor, çiçeklerin çevresinden dolaşıyormuş. Haftalar geçince bazı çiçekler solmuş, sarı yaprakları dökülmüş. Tilki, önceden pırıl pırıl duran sapların ucundaki kuru başları görünce üzülmüş. “Çiçeklerimiz kayboluyor mu?” diye sormuş. Kaplumbağa onu yanına çağırmış. “Gel, biraz daha yakından bakalım.”
Kuru bir çiçek başından toprağa birkaç küçük tanecik dökülmüş. Kaplumbağa bunların olgunlaşmış tohumlar olduğunu söylemiş. Tilki burnunu eğmiş. Taneler neredeyse birer nokta kadarmış. “Yeni çiçekler bunlardan mı çıkacak?” diye sormuş. Kaplumbağa başını sallamış. “Toprak yeterince ısınıp nemlenince bazıları filizlenebilir. Filizlerin büyümek için güneş ışığına da ihtiyacı olur. Ama bunun için zaman gerekir.”

Yolun kenarına düşen birkaç tohumu, bahçedeki boş toprağa taşımışlar. Üzerlerini incecik toprakla örtmüşler. Kaplumbağa o bölümün çevresine birkaç yassı taş koymuş. Tilki, tohumların üstüne basmamak için taşların dışından dolaşmış. Artık tohumların yerini biliyormuş. Ertesi sabah gelip bakmış ama toprak aynı görünüyormuş. Bir sonraki gün de öyleymiş.
Sonbahar yağmurları bahçeyi ıslatmış. Ardından kış gelmiş, çayırın üstü karla örtülmüş. Tilki bazen kaplumbağanın bahçesinin önünden geçip taşlara bakıyormuş. Toprağı eşelemiyormuş; tohumların orada olduğunu hatırlıyormuş. İlkbaharda hava yeniden ısınınca taşların arasında küçücük yeşil yapraklar belirmiş. Tilki, kaplumbağaya seslenmiş. “Burada bir şey büyüyor!”
Filizler haftalar boyunca boylanmış. Tilki büyümelerini izlerken kaplumbağayla bahçeyi sulamış. Bir gün ince bir sapın ucunda sarı bir çiçek açmış. Sonra başkaları da açmış. Mavi kanatlı başka bir kelebek çiçeklere uğramış. Tilki onu görünce gülümsemiş. “Bu kez çiçeklerin nasıl geldiğini biliyorum.” demiş. Kelebeğin ardından koşmak yerine bahçenin kenarına oturmuş.

Akşam güneşi bahçedeki taşları ısıtırken tilki bir çiçeğe, bir toprağa bakmış. Kuru başlardan dökülen küçücük taneleri hatırlamış. Sonra burnunun önünden geçen kelebeğe yol vermiş. İlk gün yalnızca kanatları merak etmişken şimdi çayırın her köşesinde bakacak yeni bir şey buluyormuş.
Gökten üç elma düşmüş: Biri merakla gözlemleyen küçük tilkiye, biri doğaya özen gösterenlere, biri de bu masalı dinleyen çocuklara.





